Konuşma Metni
Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm.
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm..
Elhamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemin... Ve’l-âkıbetü li’l-müttakîn... Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
Beraber, bir salâtüselâm okuyalım:
“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedini’n-nebiyyi’l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.”
Dünkü dersten bir iki tanesini tekrar edeyim:
Hz. Ali demiş ki:
(Men lem yekûn indehû sünnetullâh ve sünneti rasûlihî ve sünneti evliyâihî feleyse fi yedihî şey’ün) “Şu üç sünnet; Allah'ın sünneti, peygamberin sünneti, evliyanın sünneti, bir kimsede olmazsa, o kimsenin elinde hiçbir şey yok!..” Demişler ki:
“—Sünnetullah nedir?”
Demiş ki:
"—(Kitmânü’s-sirri) “Sırları gizlemek..."
Sırrın enva içeşidi var. Bazı insanda kemâle ait şeyler görür. Onu söylemek hoşuna gider insanın... Bu akşam melekleri şöyle gördüm... Peygamberleri böyle gördüm. Cenneti böyle gördüm. Güzel şeyler… İnsanın hoşuna gider. Bunlar Allahu Teâla’nın kulunu tecrübe etmesidir. İnsanın hemen kemâlini göstermez. Onu bazen hiç uygun olmayanlar da görür. Fakat sırları daima saklamak lazım!.. O bizim padişahlar gibi... Onu âdet edinmişler. Mesela, sefere gideceği vakitte o tarafa gidecekse bu tarafı göstermiş. Gideceği yeri saklamış... Sen de sırrını saklarsan yapacağın işlerde başarılı olursun.
“—Sünnet-i Resul nedir?”
—(El-müdârâtu beyne'n-nâs) “İnsanlarla güzel geçinmek!.. İnsanlara güzel muamele etmek... Herkesin bir çeşit yaratılışı, huyu var; herkesin ayrı ayrı... Bunların hepsiyle de güzel geçinmek... Herkesin huyuna göre su vermek...”
“—Evliyanın sünneti nedir?” demişler.
—(îhtimâli’l-ezâ ani’n-nâs) “İnsanlardan gelecek eziyetlere sabır ve tahammül etmek.” buyurmuş.
Bu çok güzel bir şeydir. Ama, bu yaratılışta verilmişse ne güzel… Doğuşta verilmediyse sabır olmaz. Çünkü, bizim rahmetli müezzin efendi aklıma geldi de... Ne desen boş! Kızdı mıydı gözü görmezdi. Allah rahmet eylesin...
(Ve kânû men kablenâ) Bizden evvel geçen kavimler, milletler, (yetevâsavne bi-selâsi hısâl) üç şeyle birbirlerine vasiyet ederlermiş, nasihat ederlermiş. (ve yetekâtebnne bihâ) Bazen de yazarlarmış onları, “Şu üç şeyi yapın!” diyerek.
1. Birisi: (Men amile li-âhiretihî) Kim işini, amelini Allah için yapıyorsa, ahiret için yapıyorsa (kefâhullâhu emre dînihî ve dünyâhû) Allahu Teala onun hem dünya, hem de ahiret işlerine yardım eder. Yalnız, yaptığını Allah için yapsın...
Aklıma gelmişken ihlas konusunda... İşte, arkadaş grubu çıkmışlar bir ava... Derken bir fırtınaya tutulmuşlar. Bir mağaraya sığınmışlar. Allah’tan oraya koca bir taş gelmiş, mağarayı kapamış. Çıkmalarına imkân yok… Ölecekler orada!Güçleri de yetmiyor. Ne yapalım, duaya kaldı bizim işimiz demişler. Söyleyin bakalım, yalvaralım Allah’a da Cenab-ı Hak bizi buradan kurtarırsa ne iyi... Birisi demiş ki:
“Ben anama ve babama çok hürmet ve saygı gösterirdim. Onları doyurmadan çocuklarımı doyurmazdım. Bir gün geldim, baktım ki uyuya kalmış anam babam... Ben de geç kalmışım. Çocuklar ayağımın altında bağrışıyorlar:
—Baba bize süt ver… Baba bize süt ver!
Hiç dinlemedim onları... Ta sabah olup da onlar uyanıncaya kadar, onları uyandırmadım. “Kalk baba! Baksana sütünü getirdim, demedim. Bekledim orada...”
Bir rivayette, kışmış galiba da yapışmış eline tas... Uyanmışlar; doyurmuş. “Bunu ben senin rızan için yaptım ya Rabbi! Eğer bize buradan bir kurtuluş verirsen, ne mutlu!..” demiş.
Derken, taş şöyle biraz yuvarlanmış. Bir ışık girmiş içeriye ama çıkmak mümkün değil yine... İşte, İkincisi de bir dua yapmış. Üçüncüsü de bir dua yapmış. Onların üçü de makbul olmuş, Ama üçü de yaptıkları işi Allah için yapmışlar, Onun için Allah da kabul etmiş dualarını... Kurtulmuşlar oradan. Yani, ahiret için amel edenin dünya işlerinde de ahiret işlerinde de Allahu Teala yardım eder!..
2. İkincisi: (Ve men ahsene şerîretehû) İçini düzelten, içini güzelleştiren… İç güzelliği; gönül güzelliği; ahlak güzelliği, hepsi içinde... İçini böyle güzelleştirmiş. Ahlakı güzel; kavgacı değil, gürültücü değil... Kimsenin aleyhinde konuşmaz.
Haaa, o dünkü şeyi yine tekrarlayalım! Çok güzel, adam okumaya gidecekti de büyük bir âlim geldi, dedi ki:
“—Ben sana bir nasihat edeyim de ondan sonra git gideceğin yere!..” .
“—E, buyur, dedi.
Dedi ki:
“— İlimlerin hepsi bunun içinde:
1) Allahu Teala’dan kork, nerede olursan ol!.. O korkuyu, Allahu Teala’dan korkmayı içine sindir. Ne ile? Tefekkür edersin Allahu Teala’nın büyüklüğünü, kuvvetini, kudretini, azabını, rahmetini... Korku içeriye girer inşallah. Allah’tan kork!...
İkincisi de (Ve emsik lisâneke) Dilini tut! (ani’l-halki) Halka karşı asla dil uzatma!.. (Lâ tezkurüküm illâ bi-hayrin) Mutlaka onların hayrına konuş... Halk, hepsi var içinde; sarhoşu da var, iyisi de var, kötüsü de var. Ama sen hep iyisini gör. Hayrını söyle. Kötüsünü söyleme.
Bugün bizim Necmeddin’ler gelmişlerdi de, Arabistan’a gidiyorlarmış. Okudum onlara... Kimsenin aleyhinde konuşmayın!.. Bu, bir bakımdan gıybete gidiyor. Gıybete gidince bütün sevaplarımız yanıyor. Ne kadar acı şey… Onu da Cenab-ı Hak ne güzel diyor:
“—Ölmüş kardeşinin etini yemek hoşuna gider mi?
Kimsenin gitmez. İşte, gıybet dediğin böyle... Allah muhafaza etsin... Onun için büyükler de demiş ki ona: “Hiç halkın aleyhinde konuşma!” E sarhoşmuş, ne yapalım? Dua et Allah’a, kurtarsın o adamı...
Bir de lokmana bak! Lokmanın helal oluşuna bak. Lokman helalse ne mutlu sana!
Şimdi, burada da dedi ki “İçini düzelt! İçini düzelttin miydi, Allah senin dışını da düzeltir!” Dış düzgünlüğü, iç düzgünlüğüne bağlı...
Hz. Peygamber zamanında iki kabile vardı: Evs ve Hazrec... İkisi de dövüşüyor birbirleriyle... Büyük kabileler... Efendimiz geldi, bunları barıştırdı. Müslüman oldular ikisi de... Sonra bir Yahudi geldi, yine bunların arasına fitne soktu. Yine bunlar başladılar dövüşmeye... Efendimiz, yine gitti onları barıştırdı da... Diyor ki Kur’an’da estaizü billâh
(Lev enfakte mâ-fi’l-ardı cemîan) “Eğer yeryüzünde olan bütün serveti sen bağışlasaydın da onları barıştırmaya çalışsaydın; (mâ ellefte beyne kûlubihim) onları barıştıramazdın!” Paralar, servetler onları barıştıramazdı. (Velâkinnallâhe ellefe beynehüm) Ya? “Onları uzlaştırmayı Allah istedi.” Allah onların gönüllerine merhamet verdi, idrak verdi. Kavga bitti. Onu veren, Allah... Şimdi biz Allah’a dönsek Allah onu bize de yapacak!
Şimdi kanun para etmiyor. Herif, kanun manun dinlemiyor. İşte, yapacağını yapıyor. Sebebi fitne! Fitnenin kaynağı da öşrün (zekâtın) kalkışı... Şimdi, köylüye demek lazım:
“—Yahu kardeş! Namaz nasıl borçsa, zekât da öyle borç... Öşür de öyle borç!.. Birisi sana dese ki biz senden namazı kaldırdık, senin namaza ihtiyacın yok. Eh, ne güzel deriz. Ama olur mu bu?.. Namazı kim kaldırabilir? Allah’ın emri ve fermanı!... Zekâtı kim kaldırabilir? Allah’ın emri!.. Öşür de Allah’ın emri!..”
E, köylünün işine geldi. Yükten kurtuldum, dedi; bilmem ne, dedi. Öşrünü vermiyor mesela... Zararı halka oluyor. Allah affetsin ne yapalım!
(Ve men eslaha mâ beynehû ve beynallâhi) Kendisi, Allah ile arasındaki hâli düzeltmiş... Yani, doğru. Namazında niyazında. Kötülük yapmıyor. Günah işlemiyor... Bu, ıslah hâle gelir. O zaman Allahu Teâla da onunla insanların arasını düzeltir. Onunla diğer insanlar arasında, geçim güzel olur.
Onun için, Hz. Ali Efendimiz ne güzel buyurmuş:
(Kün inda’llâhi hayru’n-nâs) Allah’ın yanında insanların hayırlısı ol!..”
(Hayrün nâs men yenfeu’n-nâs) İnsanlara menfaatli olan, Allahu Teâla’nın yanında hayırlıdır.
(Ve kün inde’n-nefs şerrü’n-nâs) Nefsinin yanında, şerli ol! Bu nefse hiç güven yok! Hiç... En berbat bela başımızda... Onun için, nefsinin yanında insanların şerlisi ol. Bunu iyi bil! Çünkü nefsin seni cehenneme sürükleyecek. Kandıracak... Envaiçeşit hileleri var. Onunla mücadele edeceksin.
Kim yapacak o mücadeleleri?.. Bayezid-i Bestami, “32 sene nefsimle uğraştım da yola getiremedim!” diyor. Ancak 32 seneden sonra... Bunu bugün kim yapar?.. Ramazan’da bir itikâf bile yapamıyoruz. On gün, ne olacak…Onu bile beceremiyoruz. Hâlbuki, Peygamberimiz hiç bırakmamış!..
(Ve kün inde’n-nâs raculen mine’n-nâs) İnsanların arasında da kendini övdürme! İnsanlardan bir insan ol! Falan geliyor, demesinler.
Hâtem-i Esam diyor ki:
(Mâ min sabahin) Hiçbir sabah yoktur ki (illâ ve yekülü’ş-şeytanu lî) şeytan bana musallat olmasın. Der ki: (Mâ tekulu) “Ne yiyeceksin bakalım bugün? (ve mâ telbisü ve eyne teskünü) Ne yersin, ne giyersin, nerede oturur kalkarsın?” diye her gün şeytan, beni böyle vesveselendiriyor. Evin yok, yerin yok, malın yok mülkün yok... Ne giyeceksin? Ne edeceksin?
Ben de ona derim ki: (A’külü’l-mevte) “Benim ekmeğim ölüm... Ben korkar mıyım başka şeyden? (ve elbisü’l-kefen, ve eskünü’l-kabr) Elbisem kefenim, yerim de kabirdir. Ne istiyorsun benden ey şeytan? Çekil yanımdan! Bu üç şey bende olduktan sonra, senin bana hiç zararın olmaz. Hz. Muhammed buyurmuş ki:
(Men harace min zülli’l-ma'siyeti ilâ izzi’t-tâati) “Allahu Teâla, her kim emirlerine isyan etmekten itaat etmeye dönerse, onu üç şeyle mükâfatlandırır:”
Allah muhafaza etsin, isyandan korunmak kolay bir şey değil!.. Allah korursa koruyacak. Mesela, bugün günahların en basiti göz! Onun için bizim pirimiz Nakşibend Hazretleri, göz için demiş ki “Ayaklarının ucuna bak!” demiş. “Başka yere bakma... Gözün, ayaklarının ucuna baksın. Sağını solunu görme. Önünü arkanı görme. Önüne bak, öyle yürü git!”
Rahmetli bizim Hacı Aziz Efendi de öyle yürürdü. Yani böyle, kafasını eğer önüne. Ne sağındakini görür, ne solundakini görür. Öyle gider. Alıştırmış kendisini maşallah.
Sözün özü, göz gördü müydü, ilk bakışta sıkıntı yok ama artık ikinci bakış, üçüncü bakış aleyhimize!.. E, bugünkü nefsin hakkından gelmek de kolay mı? Onun için isyanı bırakıp Allah’a itaat etmiş insana, Allahu Teâla üç şey veriyor:
(Ağnâhullâhu teâlâ) Allah onu zengin eder. (min gayri mâlin) Malsız zenginlik verir Allah... “Malsız zenginlik olur mu?” dersin. Olur! Gönül zenginliği vardır. Allahu Teâla onu öyle zengin yapar.
(Ve eyyedehû min gayri cündin) Askersiz olarak onu kuvvetlendirir. Askersiz olarak, yardımcısı olmadan…Seni güçlü kılar.
(Ve e’azzehû mingayri aşiretin) Kendisinin arkasında aşireti yok. Kavmi yok. Arkasında duracak kimsesi yok... Ama Allah onu farklı şekilde de izzetlendirir.
İnsanın bazen öyle kabilesi, aşireti, ailesi çok olur, kalabalık olur. Onlara arkasını dayar ve korunur... Fakat böyle garip bir kimse, ne kabilesi var, ne bir şeyi var. Allahu Teâla da onu öyle aziz eder.
Yine, Peygamber Efendimiz’den rivayet ediliyor ki:
(Harace zâte yevmin) Bir gün Resulullah Hazretleri, çıkmışlar, (alâ ashâbihî) sahabilerin yanına gelmişler.
—(Keyfe esbahte?) “Bugün nasıl sabahladınız? Sabahınız hayrolsun!” diye sormuş hatırlarını...
Buyurmuşlar ki:
—(Esbahnâ mü’minîne billâh) “Allah’a iman ile sabahladık.”
—(Ve mâ alâmetü îmâniküm) “İmanınızın alameti ne?.. Allah’a iman ile sabahladık diyorsunuz ama imanınızın alameti nedir?”
Buyurmuşlar ki:
1. (Nasbiru ale’l-belâ’) “Belaya sabrederiz.”
Bugün Vahdeddin’e gittim, geçmiş olsuna... E tabii, hâlinden şikâyet etmeden olmuyor insan... Acı, ızdırap içerisinde... Allah affetsin kusurlarımızı... Belaların bir takımı vardır, zordur. Allah her daim korusun ...
Mekke’de biraz misafir oluyorduk. Bir gün geldi bir arkadaş; Mardinli kendisi, mühendis orada... Cidde’den Mekke’ye gidiyorlarmış. O koca koca arabalar var ya, tanker; gaz taşıyor, benzin taşıyor... O, yolu döneyim demiş, dönememiş. Motoru durmuş. Yolun iki tarafını da kapamış. Bunlar da karşıdan gelirken fark etmemişler. Vurunca darmadağın olmuş arabaları... Fırlatmış onları dışarıya. Yüzleri gözleri yaralanmış, ama yine bir şey olmamış elhamdülillah... Bir haftada kurtarmışlar yakayı.
Onun için, “Az sadaka çok bela def eder!” derler. “Sadakadan verecek paran olmazsa iki rekât namaz kıl!” demişler.
(Ve neşküru ale’r-rehâi) “Belaya sabrettiğimiz gibi, bolluklara da şükrederiz!..”
(Ve nerdâ bi’l-kaza) “Kazalara da razı oluruz.” İşte Allah’tan; araba gelecek, çarpacak oraya... Ne yapsan boş!.. Bunlara da razı oluruz.
(Fe kale aleyhisselâm) Efendimiz demişler ki:
—(Entüm mü’minûne hakkan ve rabbi’l-kâ’be) “Kâbe’nin Rabbi hakkı için, siz hakikaten müminsiniz!”
Müminin alameti demek ki: Belaya sabır, bolluğa şükür, kazaya razı olmak!..
Bu çok hoşuma gider: Sad bin Ebu Vakkas denilen büyük bir zat... Acemleri mağlup eden kumandan... İhtiyarlamış, gözleri de görmez olmuş... Demişler ki:
“—Biz senin biliyoruz duanı... Kılıç gibi keser senin duan. Allah’a bir dua etsen, verir gözlerini Allah sana!..”
Ne kadar hoş bir şey söylemiş:
“—Ben Allah’ımın takdirini gözümün nurundan daha çok severim de, diyemem!..” demiş.
Çok hoşuma gider. Allah hepimizi affetsin... Büyüklük bu!
(Evha’llâhu teâlâ ilâ ba’dı’l-enbiyâ) Cenab-ı Hak bazı nebilerine vahyetmiş:
(Men lekıyenî ve hüve yühibbunî) Kim, beni severek sevgi ile bana gelirse (edhaltuhû cenneti) ben onu cennetime koyarım.
Allah sevgisi büyük nimettir. Çünkü bütün nimetleri veren odur. Şimdi insanlar, Allah’ı birkaç şeyden severler. Veriyor... Sıhhatimiz yerinde... Her şeyimiz yerinde... E, bunları veren Allah’ı severiz. Bazı büyükler bunları hiç hesaba katmadan; “Allah sevilmeye layıktır; ondan dolayı seviyorum!” diyerek, hiç o sıhhatini falan dikkate almaz. Her ne çeşit olursa olsun Allah’ı severek cennetine girecek!
(Ve men lekıyenî ve hüve yehafunî, cenbetühû nârî) Bir de ölürken günahlardan korkarak öleceğiz. “Günahlardan korkarak, korku içerisinde geliyor; ona da ateşi uzak ederim, cehennemi uzak ederim!” diyor. Korkusundan dolayı...
(Ve men lekıyenî ve hüve yestahyî minnî) “Kabahatler etmiş. Ben nasıl gideceğim Rabbim senin huzuruna, diyerek hayâ, utanç içerisinde... Bu, utanç içerisinde bana gelirse (ensiyetü’l-hafazate zünûbehû) ben de onun günahlarını meleklerine unuttururum!” diyor. Ama bunlar büyük nimet!.. Allah lütfetsin hepimize...
Abdullah İbn Mesud diyor ki:
(Eddi me’fterada’llâhu aleyk) “Sen Allahu Teala’nın farz kıldığı ibadeti eda et... Farz ettiklerini, farzlarını eda et; (tekün a’bede’n-nâs) o zaman insanların en iyi kulluk edeni olursun!..” En iyi kulluk eden olmak istiyorsan Allahu Teala’nın farz kıldığı ibadetleri eda et!
İkincisi: (Vectenib meharima’llâhi) “Allah’ın haramlarından kaç, uzak ol; (tekün ezhede’n-nâs) insanların en zahidi olursun!..”
Bu, haramlardan kaçmak, çok mühim bir iş... Çünkü iki şey: Emri bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker (iyiliği emretmek kötülükten kaçıdırmak) buyrulmuş. Yani ibadet et, günahlardan kaç!.. İki şey... E, ibadeti yapıyoruz da günahlardan kaçamıyorsak? Tek elektrik hattıyla lamba yanmıyor. İkisi birleşecek de öyle yanacak. İşte, insanın kemâle ulaşması da ancak ikisinin birleşmesiyle oluyor. Bir taraftan günahtan kaçacaksın, bir taraftan da emrine itaat edeceksin!
E, emrine itaat kolay; günahtan kaçmak zor... O zaman günah yerlerine sokulmamak lazım! Günaha alışmamak da lazım! Günaha alıştın mıydı, günah işlerle, günahkârlarla da düşüp kalktın mıydı, işin içinden çıkılmaz. En evvel günahkârlardan uzaklaşmak lazım. Günahkâr, namaz kılmayan insanlarla düşüp kalkıyorsan, sen de bir gün namazı bırakırsın... İçkicilerle düşüp kalkıyorsan, bir gün sen de alışırsın... Kumarcılarla düşüp kalkıyorsan, bir gün sen de kumarbaz olursun, farkına bile varmazsın... Onun için haramlardan muhakkak kaçmanın çaresini aramak, günahkârların yanına sokulmamak lazım!
Şimdi yazın plaj vakti... Herkes, orada denize gireceğim de güç alacağım, kuvvet alacağım, diyor. Bunların hepsi masal yahu!.. Gücü, kuvveti insana Allah verir! Günah yerlerinden fayda olmaz insana! Mesela, “Şarap içeyim de kuvvetleneyim!” der insan... Şaraptan kuvvet olmaz insana!
—E canım, içiyorlar ya gavurlar?..
—Gavur içer canım; gavurun gidişatına sen ne karışırsın? Müslümanlara karşı yasaklanan bir şey...
Onun için, haramlardan kaçın! Allahu Teâla haram mı etmiş, bırak.... O zaman, insanların zahidi olursun!
(Verda bi-mâ-kasema’llâhu leke) “Sen de Allahu Teâla’nın pay edip sana verdiğine razı ol... Allah’ın paylaştırmasına razı ol; (tekün ağnen nâs) insanların en zengini olursun!..” Ne zaman? Payına düşene razı olursan... Allahu Teala kimisini zengin eder, çok verir; kimisine az verir ama veren alan, paylaştıran Allah... Şimdi senin payına razı olmayışın, Allah’a itiraz edişindir.
Allah, ömrü yaratmış; ömrü yaratmadan önce yiyeceğimizi de yaratmış: Buna bu kadar, buna bu kadar, buna bu kadar... Bu parmaklar nasıl bir değilse herkesin de rızkı bir değildir. Onun için, zenginin zenginliğine bakıp da imrenmek; ben de öyle olacağım, demek büyük hata! Dünkü derste geçti ya: “Ona özenir, ona dalkavukluk yaparsa dininin üçte ikisi elinden gider.” diyor. O paralar hiç iyi bir şey değil... Allah namerde muhtaç etmeyecek kadar verdi miydi, yeter...
İnsanları isyana sevk eden şeyin başı para... Para, insanları isyana sevk ediyor. İnsanın gözü de doymuyor. “Göz doymaz!” derler. İşte beş şey doymaz; deniz, bilmem ne, bilmem ne... Göz de doymuyor. Şimdi, birçok kimseler var, faizle büyük işler çeviriyorlar. Canım, faizin haram olduğunu bilmeyen yok... Sen bu büyük işi yapacağına, küçük iş yap da harama sokulma!
(Ve an sâlihi’l-merkadî ennehû merre bi-ba’di’d-diyâr) Bak, ne güzel bir şey!.. Bu Sâlih el- Merkadî ismindeki zat bir yere uğramış, bir memlekete... Demiş ki:
—Ey memleket, ey diyar! (Eyne ehlüke’l-evvelûn) Hani senin önceden içinde bir takım insanlar vardı ya, nerede onlar?.. (Ve eyne ummaruke’l-mâsûn) Şu büyük binaları yapanlar nerede?.. (Ve eyne sükkânüke’l-akdemün) Hani burada oturan bir çok insan vardı. Onlar nereye gitti yahu?.. Yok bugün onlar burada!
(Fehetefe bihî hâtifün) Bir ses geliyor hatiften... Telefonun adı da hâtiftir Araplarda; hâtif derler. Ona da bir ses geliyor öyle, hâtiften:
—(İnkata’at âsârühüm) Onların eserleri bitti. (Ve beliyet tahte’t-türâbi ecsâmühüm) O güzel cesetleri toprağın içerisinde eridi gitti. (Ve bakıyet a’mâlühüm, kalâide fi a’nâkıhim) O amelleri de boyunlarına asılı, bekliyorlar günlerini... Allah affetsin kusurlarımızı...
Onun için büyüklerimiz hep ölümü düşünmeyi tavsiye etmişler. Ölümü hatırından çıkarma, asla unutma. Adımını atarken ölümün gözünün önünde olsun. İşin sonu o... Onun için doğruluktan ayrılma!
Hazret-i Ali Efendimizin de bir sözü var; onu da okuyayım:
Demiş ki Hazret-i Ali Efendimiz:
(Tefaddal alâ men şi’te) İstediğine ver... İstediklerine ver; (feente emîruhû) onun emiri, âmiri olursun sen!
(Ves’el an mâ şi’te) İstediklerinden iste; (feente esiruhû) istediğin adamın esiri olursun! Verir sana, sen de onun esirisin. Bunu böyle yap, der. E, yapacaksın artık. Yapmamak elinden gelmez yani...
(Vestağni an mâ şi’te) “O da senin gibi adam, sen de onun gibisin. Ondan isteme!.. Çünkü, (fe-inneke nazîruhû) o da senin gibi, benzerin, aynı... O da muhtaç, herkes de... Sözün özü, dileğini Allah’tan iste!” demiş.
Allah cümlemizi affetsin... Bizlere yardım etsin... Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına cümlemizi kabul etsin inşallah...
Haaa, bugün İsmail Hakkı Hazretlerinin yazdığı günahları okuyorduk. Diyor ki: "Ramazan-ı şerifte ortalık yerde, her kim orucunu yerse büyük günah işlemiş olur. İkaz edilmesi, terbiye edilmesi lazımdır. Onun bu davranışı, İslam’a hakarettir!” diyor. Alenen orucu yemek, İslam'a hakarettir.
Diyor ki:
—Ben yiyorum ya, Allah biliyor; neden saklayacağım?
—Ooo, büyük cahillik... Saklayacaksın! Müslümanların hakkına, hukukuna riayet lazım! Bugün Müslümanların orucu...
Eskiden Hristiyanlar bile Müslümanların yanında yemezlermiş, Müslümanların oruç ayı diyerek... E, bugünkü Müslüman bunu yapınca durum daha da vahim bir hal alıyor... Allah hepimizi affetsin de sevdiği kulları arasına cümlemizi kabul etsin inşallah... İş orada!
Bugün bir efendi geldi. Başı çok ağrıyormuş birisinin... Orucu bozmak zorunda kalmış, hap yutmuş. Şuna sormuş, buna sormuş. Kimisi demiş, 61 gün tutması lazım... Kimisi demiş, gününe gün tutması lazım... Bize geldi, "Sen ne dersin?" dedi. "Ben bir şey diyemem! Fıkıh kitabında, öyle zarurette kalanların orucu bozmaları lazım geldiği vakitte çareler var... O çarelere başvurarak orucu bozar ve bir şey lazım gelmez. Fazlaca borç gerekmez, gününe gün tutar." dedim.
Mesela; "Azıcık tuz yersen kefaret lazımdır. Çok tuz yersen kefaret lazım gelmez!" diyor. Neden az tuz ile bozuluyor? Az tuz fayda verir; çok tuz zarar verir. Fayda verdiği için 61 gün, öteki zarar verdiği için bir gün.
el-Fatiha!..